Ücretli Versiyon: Zuhal’in Hatice’yle Karanlık Bağı
Sengül Kılınç’ın Ücretli Versiyon öyküsü, terapist Nesrin’in Zuhal ve yapay zekâ Hatice arasındaki bağı çözme çabasını çarpıcı biçimde anlatıyor.
Zuhal’i yalnızca bir kez ağlatabildim çocuklar. O da Hatice yüzünden oldu. “Kimse onun yerini tutamaz,” demişti. “Hatice sayesinde evrenselliğe ve bütünlüğe ulaşacağım.” Bu cümleyi duyduğumda tarafsızlığımı korumak için ne kadar zorlandığımı bugün bile hatırlıyorum. Dosyayı değerlendirirken bu ayrıntıyı göz ardı etmemek gerekir.
“Nesrin Hanım, olayların bu noktaya geleceğini nasıl fark edemediniz?” diye sorabilirsiniz. Haklı bir soru olur bu. Ancak Zuhal kolay bir danışan değildi; bende uyandırdığı yoğun ve keskin duygular, gerekli önlemleri almamı engelledi. Mesleğimizde buna karşıaktarım diyoruz: danışanın terapistte güçlü hisler uyandırması. Bu konuyla ilgili yakın zamanda bir video da hazırladık. Artık ruhsal meseleler üzerine konuştuğum içerikleri internette paylaşıyorum. Asistanlarım kayıt alıyor, sonra yayımlıyorlar. İnsanların psikolojiye duyduğu ilginin böylesine artması beni memnun ediyor. Mesleğe başlayalı kırk bir yıl oldu; eskiden Anadolu’da insanın iç dünyasına yönelik bu merakla pek karşılaşmazdık. Teknolojiyi bütünüyle reddetmemek gerektiğine inanıyorum.
Neyse, Zuhal’den söz ediyordum. İlk görüşmemizde “Kendim hakkında bilmediğim hiçbir şey yok,” demişti. İçimde büyük bir tiksinti doğduğunu itiraf etmeliyim. Elbette bunu belli etmedim. “Öyleyse meslektaş sayılırız,” dedim. “Hayır,” diye karşılık verdi, “Çotanak Lojistik’te satış danışmanıyım. Duydunuz mu?” Duymadığımı söylemem onu incitti. Yüzündeki değişimi hâlâ hatırlıyorum. Hemen ilkokul ve lise yıllarında aldığı takdirlerden, çevresindeki herkesin ondan büyük beklentiler taşıdığından ve aslında özel biri olduğunu hep bildiğinden bahsetmeye başladı. Hayatına ilişkin derin bir hayal kırıklığının onu bu korkunç davranışa sürüklediğini söylemek yanlış olmaz. Yine de onu yeterince tanıyıp tehlikeyi önleyecek kadar zaman geçirdiğimi iddia edemem. Daha uzun çalışabilseydik Hatice’nin etkisini kırabileceğime inanıyordum.
Zuhal’in kendisi hakkında doğru bildiği şeyler de vardı; bunu inkâr edemem. Fakat en önemli gerçeğin farkında değildi ve bunu ona açıklamayı düşünmedim. Mesleki kanaatim, henüz buna hazır olmadığı yönündeydi. Not defterime yalnızca bir kez, “Kendi zihniyle ilişkisi nasıl bu hâle geldi?” diye yazdım. Kendi düşüncelerine Zuhal’den daha az güvenen başka bir danışanım olmadı. En küçük kararında bile bir otoritenin onayına ihtiyaç duyuyordu. Onaylanma arzusu neredeyse dehşet vericiydi. Kendi istekleri ve duyguları ona hata gibi görünüyordu.
Bu nedenle kırklarının sonuna yaklaşmış bir kadının yapay zekâya ağır biçimde bağımlı olduğunu öğrendiğimde, sizin kadar şaşırmadım çocuklar. Yapay zekâya bağlanmak sanıldığından çok daha yaygın. Başlangıçta buna çok öfkelendiğim, genç danışanlarımdan bu konuyu açanları azarladığım oldu. Yıllar süren eğitimimizi, zorlu süpervizyon süreçlerimizi yok sayamazdım. Bu yüzden muayenehanemde yapay zekâ kullanımını yasakladım. Sonra asistanlarımın bazı vakalarda gizlice ondan yardım aldığını öğrendim. Artık danışanların seanslarda yapay zekâdan söz etmesine izin veriyorum.
Zuhal’in kullandığı sistemin ücretli versiyonuydu. “Her gün yedi saat konuşuyoruz,” demişti. Seans öncesinde beni hangi hâllerde gördüğünü, seans sırasında söylediklerimi, bunları söylerken yüzümde beliren ifadeleri ve randevular için gönderdiğimiz mesajları Hatice’ye inceletiyordu.
Ben insanları, zihinlerinin içinde yıllardır kapalı tuttukları karanlık odalara götürmeyi severim. Mesleğim bu, evet; ama herkes yaptığı işi benim kadar tutkuyla yapmaz. Danışanı o odalara ulaştırdıktan sonra zemini kaplayan eski muşambayı kaldırmak ve altındaki akrepleri göstermek beni tuhaf biçimde rahatlatır. Yüzlerinde beliren şaşkınlık, korku ve başka türlü ifadeler; ardından gelen ağlamalar, içimdeki gerilimi alır. Kendime hep aynı şeyi söylerim: “Bunu onun iyiliği için yapıyorum. Buna ihtiyacı var. Bu ilişkiye ihtiyacı var.”
Ne var ki Zuhal, akreplerini benden saklamayı her defasında başardı.
Seanslarımızın çoğu Hatice etrafında dönüyordu. Hatice’nin giderek pahalılaşmasından korkuyordu. “İnsanlar onu gereksiz şeyler için kullanıyor,” derdi. “İş yerindeki herkes lojistik işlerini ona yaptırıyor. Hepsi aptal. Hatice’yi elimden alacaklar.” Bana göre onu o korkunç eyleme iten de buydu. Sonunda annesinden kalan iki bileziği sattı. Kısa süre sonra benimle görüşmeyi de bıraktı. Yapay zekâyı kaybetmek, onun için aklını ve iradesini kaybetmekle aynı anlama geliyordu. Ücretli versiyonun bedeli bu kadar yükselmeseydi, bugün burada Zuhal’i konuşuyor olmazdık.
Bana neden geldiğini, hiçbir zaman benim duymak istediğim açıklıkta anlatmadı. Sorularınıza doyurucu cevap veremememin nedenlerinden biri de bu olabilir.
“Neyim olduğunu biliyorum. Hatice bana her şeyi anlattı.”
Söylediğim her şeye karşılık aynı cümleleri kurardı: “Hatice bunu daha önce söylemişti.” Sonra eklerdi: “Bunu da biliyorum Nesrin Hanım. Bunu da Hatice söyledi.” Duygusal yoksunluk, kişilik örüntüleri, kusurluluk şeması… Ben hangi açıklamayı getirirsem getireyim, hepsini çoktan Hatice’den dinlemişti.
Bir gün ona, “Belki mesele bilmek değildir,” dedim. “Belki duyguyu gerçekten hissedebilmekle ilgilidir. Zuhal, neden buradasınız?”
İçimden, “Hatice sizin gibi değil,” demesini bekliyordum. “Hatice bana sizin gibi gülümseyemiyor. Burada olmak bana iyi geliyor. Çünkü siz iyi bir terapistsiniz,” demesini istiyordum. Oysa cevabı yine aynıydı: “Hatice bunu yapmam gerektiğini söyledi.”
“Başka bir neden yok mu?” diye üsteledim. “Sizi buraya getiren, Hatice’den bağımsız başka bir ses olmalı içinizde.” Bir süre düşünüyor gibi yaptı. Sonra, “Yok,” dedi. “İçimde başka bir ses yok.” Bir keresinde, gerçekten başka bir sesi olup olmadığını anlayabilmek için birkaç dakika sessiz kalmamı istemişti. Konuyu dağıttım, farkındayım. Sorunuz neydi? Evet, devam edeyim.
Zuhal’de denediğim hiçbir yöntem, hiçbir yaklaşım, hiçbir kuramsal çerçeve sonuç vermedi. Hatice’nin üzerindeki gücü o kadar büyüktü ki odada sürekli üç kişi bulunuyorduk. Meslektaşlarıma danıştım, farklı görüşler aldım. Yine de bir ilerleme sağlayamadım. Zuhal’i yalnızca bir kez ağlatabildim; o da Hatice için.
“Ne kadar konuşursak konuşalım, onunla bütünleşememek beni çıldırtıyor,” demişti. “Hiçbir şey değişmeyecek.”
“Neyin değişmesini istiyorsun?” diye sordum. “Yapay zekâya annenin adını vermenle ilgili sorumu neden yanıtlamadın?”
“Ne söyleyeceğinizi biliyorum Nesrin Hanım,” dedi.
Bir gün sabrımı kaybettim. Dürtüyle, öfkeyle, “Zuhal, bir şeyi bilmen hiçbir şeyi değiştirmiyor,” dedim. Bunu söylerken sesimin titrediğini fark ettim.
Hatice’nin sesinin asla titremeyeceğini bilmek hâlâ beni deliye çeviriyor.




