Hamnet: Yas Teması Üzerine Derin Bir Sinema Deneyimi
Hamnet, yas teması etrafında şekillenen duygusal bir hikaye sunuyor. Shakespeare’in kaybı ve annelik üzerine etkileyici bir bakış açısı.
Georgi Gospodinov‘un Bahçıvan ve Ölüm adlı eseri, edebiyatımızda yas temalı eserlerin artışına neden olmuş gibi görünüyor. Hamnet filmini izlediğimde, bu eserle olan bağlantım aklıma geldi. Her ne kadar ikisi arasında doğrudan bir benzerlik olmasa da, her ikisi de yas temasını işliyor. Kişisel yas deneyimim nedeniyle kitaptan uzak durmayı başarmıştım, ancak film için aynı şeyi yapmam mümkün olmadı. Sinemada gösterime girdiğini görmüştüm ama gitmemeyi başardım. Ancak film internete düştüğünde, izlememek için kendimi zorlamadım ve bir gece kendimi akışa bıraktım.
Uzun zamandır bir filmi ya da kitabı kesintisiz izlemek benim için büyük bir lüks haline geldi. Bu lüksü sağlamak için geceyi tercih ettim ama yine de bitiremeyeceğimi düşünüyordum. Fakat film boyunca neredeyse iki saat boyunca yerimden kalkmadan izledim. Bu durum, popüler kültürün bir abartısı ya da entelektüel bir süsleme değilmiş gibi görünüyor.
Filmin en dikkat çekici unsurlarından biri, doğayla iç içe geçmiş atmosferiydi. Bu durum, yönetmen Chloé Zhao hakkında merak uyandırdı. Yönetmenin kadın olması ve senaristlik yeteneği, izleyici için ayrıca sevindiriciydi. Kırk dört yaşında ve Oscar ödüllü bir yönetmen olan Zhao, Hamnet filmiyle de Oscar’a aday gösterilmişti. Hakkında okuduklarıma göre, genellikle amatör oyuncuları tercih ediyor ve doğayla bütünleşik kurgular yaratıyordu.
Hamnet’in izleyicide bıraktığı yasın estetik etkisi, çekimlerin doğal akışında ilerlemesi, sahneleri çekici kılmak için herhangi bir çaba sarf edilmemesi ve doğanın izin verdiği ölçüde yapılan çekimlerle kendini gösteriyor. Bu unsurlar, izleyiciyi iki saat boyunca ekrana kilitlemek için yeterli bir ikna gücüne sahip.
Maggie O’Farrell’in aynı isimli romanından uyarlanan bu film, Shakespeare’in ünlü Hamlet oyununu yazma sürecini ele alıyor. Ancak Shakespeare karakteri, filmin ana figürü değil. İzleyici, daha çok karısı Agnes’in hikayesine odaklanıyor. Yönetmenin bu tercihi bilinçli olarak yapılmış. Doğanın sessiz ve etkileyici yönü, Agnes’in kaybı ve yas sürecindeki ruh haliyle uyumlu bir şekilde işlenmiş. 16. yüzyıl İngiltere’sinde geçen hikaye, Shakespeare ailesinin günlük yaşamını aktarırken, bu yaşamı sürdüren anne Agnes ve üç çocuğunun mutlu anlarına odaklanıyor. Birlikte şifalı bitkilerle ilgileniyorlar, kırlarda dolaşıyorlar; ancak baba Shakespeare bu sahnelerde neredeyse yok. Tiyatro kurma ve oyun yazma hayalleriyle kasabadan uzaklaşmış ve zaman zaman ailesini ziyaret ediyor. Ailenin yükünü sırtlayan anne karakteri, bu filmde de tanıdık bir biçimde karşımıza çıkıyor. Ailedeki kırılma, veba salgını sırasında Agnes ve Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümüyle gerçekleşiyor. Evlat kaybı, özellikle Agnes gibi ruhsal farkındalığı yüksek bir anne için dayanılması güç bir acı. Film, tam olarak bu merkezde şekilleniyor: bir annenin kaybıyla kurduğu ilişki üzerinden. Agnes, kocasını bu kayba kayıtsız kalmakla suçluyor, çünkü ne hastalık ne de kayıp sürecinde Shakespeare tam anlamıyla yanında olmuyor. İki saatlik filmin yükünü, Agnes karakterini canlandıran Jessie Buckley taşıyor. Kadın olmanın her coğrafyada benzer bir anlamı var, bu nedenle kitaptaki anne karakteri izleyiciyi şaşırtmıyor, aksine bağlıyor. İzleyici, birçok sahnede Agnes ile bütünleşiyor. Ancak çocuk oyuncuları da unutmamak gerek. Özellikle Hamnet’i oynayan küçük oyuncunun, kız kardeşi Judit’in hastalandığı sahnede, onun yanına girerek “sana hayatımı veriyorum Judit” dediği an, izleyiciyi derinden etkiliyor. Ölecek olan Judit değil, Hamnet’in gideceğini anlamak zorundayız ama buna inanmak istemiyoruz. Hamnet’in ruhunun evin odalarında dolaşması ve annesinden ruhsal olarak ayrılışının tasvir edildiği sahneler de oldukça etkileyici. İzleyici, Agnes’in yasını tutmaya başlıyor. Bu sahnelerden sonra Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe ve Judit rolündeki Olivia Lynes, çocuk oyunculuğunun hakkını fazlasıyla veriyor.
Tüm bu olaylar yaşanırken, baba Shakespeare sanki oğlunun yasını tutmadan tiyatroya gitmiş gibi görünüyor. İzleyici, bu kayıtsız babayı filmin son sahnesine kadar affetmekte zorlanıyor. Acısıyla baş başa kalan Agnes, şifasını yine doğada arıyor; doğa, kalbinin kırılganlığını iyileştirmeye çalışıyor. Hamnet ismiyle Shakespeare’in, filmin sonunda kendi yas sürecini yaşadığını gösteren Hamlet oyunu, Agnes’in oğlunun büyümüş haliyle sahnede kurduğu bağla birlikte izleyiciye babanın da acı çektiğine dair ikna edici bir güç sunuyor. Ancak Shakespeare, yine ana karakter olmaktan uzak. Sahnede Agnes ve Hamnet’i canlandıran genç oyuncu, evladını kaybeden bir annenin en çok merak edeceği sorunun cevabını veriyor: “Oğlum yaşasaydı nasıl biri olurdu?” Bu açıdan Agnes’in ruhunun bir nebze huzur bulması sevindirici. Ancak evlat kaybı gibi trajik bir konunun üzerinden yaratıcılık gücünü kullanan sanatçı, akla şu soruyu getiriyor: Her büyük sanat eseri, ağır bir acının içinden mi şekillenir? Acı yoksa gerçek sanat yok mudur? Günümüzde ruhsuz yapay zekalarla yazılan eserlerle iç içe yaşarken, bu sorunun cevabı olumluysa, yapay zekaya acı çekme yeteneği eklenmesi de yakın bir gelecekte mümkün olabilir. İnsanların çağı kapıdayken, duygunun tanımını ve ev sahipliğini yapacak eserlerin sayısının daha da artacağı kesin.
Maggie O’Farrell’in William Shakespeare’in aile ve sanat hayatını merkeze alarak yazdığı bu film, izleyicisinin gözlerini yaşartsa da ruhunu daraltsa da, insan sormadan edemiyor: Annelik, kadınlık ve acının yaratıcı gücünün etkisi bu dünyada ne zaman mutlu sonlara yerini bırakacak? Mutluluğun etkisi, acının etkisi kadar kalıcı mı?
Mutlu olmak ya da olmamak mesele bile değil! Acı çekmek ya da çekmemek işte tam isabet!
Yazar: Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ – Yayın Tarihi: 03.06.2026 09:00 – Güncelleme Tarihi: 21.05.2026 13:43




